E-DERGİ
Boat Builder Türkiye 65.Sayı

 


E-Dergi Oku 

MARİNSU İZOLASYON
ETAP MARINE
METXY

Tasarımcı Turhan Soyaslan: "Bulunduğumuz Coğrafyada Hem Üreten Hem Tasarlayan Tek Ülkeyiz"

Tasarımcı Turhan Soyaslan: "Bulunduğumuz Coğrafyada Hem Üreten Hem Tasarlayan Tek Ülkeyiz"

16 Aralık 2015 Çarşamba / 10:20 | RÖPORTAJ

Yat üretiminin ilk aşaması ve yatçılıkta farklılaşmanın, markalaşmanın yolu: tasarım. Bugüne kadar 100'den fazla yat tasarımına imza atan Türkiye'nin en tecrübeli yat tasarımcılarından Turhan Soyaslan'la yat tasarımını ve sektörü konuştuk. "Dünyada gemi inşayı da bilen, tasarlayan çok fazla insan topluluğu yok" diyen Soyaslan, "Bu özel ülkenin içinde hepimizi çok nitelikli bir insan topluluğu olarak görüyorum. Çok başarılı projelere imza atıyoruz. Bu mesleğin sürmesi için biraz desteğe ihtiyaç var" diyor...

Kısaca siz ve firmanız hakkında bilgi alabilir miyiz?
Ben, İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir gemi inşa mühendisiyim. Okuldan sonra sınıf arkadaşım Hüseyin Çoban’la birlikte “Çoban ve Soyaslan” adıyla bir şirket kurduk, projeler yaptık. Daha sonra yolumuz ayrılsa da halen birlikte çalıştığımız projeler oluyor. Sonrasında bazı tersanelerde de görev yaptım ve 1992 yılında Soyaslan Denizcilik’i kurdum.
Soyaslan Denizcilik olarak asıl işimiz tasarım. Yurtdışı patentler, marka tescili gibi işlemler için “Soyaslan Design” adını kullanıyoruz. Türkiye’de marka tescilimiz var. Amerika ve İngiltere’de de marka tescili çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Ofisimiz Teknopark İstanbul’da yer alıyor. Bu ofisimiz dışında bir ofisimiz daha var. Asıl işimiz tasarım olmasına rağmen, bazı müşterilerimizin tasarladığımız teknelerin inşaatının sorumluluğunu da üzerimize almamız konusundaki baskılarıyla inşa faaliyetlerinde de bulunduk. Tam sayıyı bilmiyorum ama bugüne kadar 100’den fazla yat tasarımına imza attığımızı söyleyebilirim.

Tasarımlarınızın genel bir özelliği var mı? Belli bir yat türüne yoğunlaşıyor musunuz?
Tabi bir sürü eğilimimiz var. Ben herkese her şeyi yapan ama kendisi ahşap tekne kullanan biriyim. Benim ve ailemin ahşap olmayan hiçbir teknesi olmadı. Bu kişisel bir tercih. Ama yaptığımız iş profesyonelce bir iddia. Bu iddiada çok fazla malzeme seçmek, kişisel yaklaşımını konuya taşımak yer almamalı. Çünkü tasarlamak bölgesel bir iddia değildir, Dünya çapında bir tanımdır. O tanımın içine çok fazla karakteristik detaylar girmez. Biz gerekenleri tasarlıyoruz. Ama ahşap tekneye biniyoruz.



Tasarım süreci nasıl başlıyor? Müşteri talebiyle birlikte mi yoksa sizin konsept çalışmalarınızla mı?
Temel olarak bunların ikisi de oluyor. Tasarım aslında sürgit ve egoist bir eylemdir. Ben okulda bitirme projesini yat alan öğrencilerle de benzer çalışmaları sürdürüyorum; meslek içindeki toplantılarda da benzer sohbetleri yapıyoruz: Bir tasarımcı portfolyosuyla anılır. Bir şeyi oturup tasarlayamazsınız. Portfolyonuzda ne var? Asıl değerli olan odur. Sanat böyledir. Benim annem de babam da ressamdı. Yaptıkları bitirdikleri tablolarıyla değil, portfolyolarıyla mücadele ederlerdi. Eğer sizin sürgit hayalleriniz yoksa onları sürekli kağıda dökemiyorsanız, özetle belli bir form düzeyinde değilseniz, tasarlamak mümkün olmayacaktır.
Bir başka mesele de; kullanmadığınız bir şeyi tasarlayamazsınız. Şimdi biri gelip benden 150 bin tonluk bir tanker istese, benim böyle bir şeyi yapmamam gerekiyor. Bu biraz meslek etiği nedeniyle de böyle. Tasarım böyle bir eylem. Bu eylemin içine müşteriler iniyor. O müşteri için bir şey yapmış oluyorsunuz. Ama her tasarımcı kendi hayat yolunda, kendi serüveniyle mesleğini icra ediyor aslında.
Her bir iş farklı gerçekleşiyor. Mesela şimdi bir çalışmamız var: tekne sahibi ve tersane bir konsept üzerinde çalışmışlardı, o projeye sonradan ben dahil oldum. Böylesi çalışmalar da oluyor. O fikre o çabaya uygun biriyseniz, işin içine sonradan da girebilirsiniz. Projenin yaratıcısı da olabilirsiniz. Bazen “Lead Designer” olursunuz, bazen inşaatın belli bir bölgesindeki süreci üstlenirsiniz. Bunların tümü olabilir.

En beğendiğiniz projeleriniz hangileri oldu?
Ben projelerimden hiçbirini çok farklı görmüyorum. Bizim 3 tane yarış teknemiz oldu. 2’si halen bizde duruyor, birini kullanamadığımız için sattık. Bunlar kendi teknelerimiz, ama bunların dışındaki projelerimiz de bizim duygusal bütünlüğümüz olan, başından sonuna kadar çok severek yaptığımız, hayat boyu sevgiyle savunduğumuz işler. Onlardan biri daha öndedir diyemiyorum.
Bizim ofisimizde birkaç şey var sürgit olan. Bunlardan biri eğitim. Eğitimini sürdürmeyen hiç kimseyle çalışmıyoruz. Lisans eğitiminiz bittiğinde yüksek lisans ya da doktora yapmıyorsanız, çalışmıyoruz. Bir diğeri de bütün ekip olarak yarışıyoruz. Kendi teknelerimizle yelken yapıyoruz. Çünkü sportmenlik yüce bir değer. Spor emeğinin ne olduğu bilmeyen biri, sokakta bile zor yürür gibi geliyor bana. Biz gelirimizin ciddi bir bölümünü teknelerimizi ayakta tutmaya ve onları yarıştırmaya ayırıyoruz. Bunu yaparken de profesyonel ekiplerle değil kendi çalıştığımız arkadaşlarımızla yapıyoruz. Profesyonel insanlarla yarış kazanmak değil amacımız. Yaptığımız işe saygı duymak, emek vermek gerektiğini düşünüyoruz. Orası da bir eğitim yuvası gibi geliyor bize. Oralardan geçtiğiniz zaman, örneğin bir yelkenli tekne tasarlarken direğini yanlış hesaplayamayacağınızı, herhangi bir cıvatanın ne kadar önemli olduğunu ya da önemsiz hiçbir şeyin teknenin üzerinde yer almayacağını yaşayarak görüyorsunuz. Bence bizim yaptığımız en iyi faaliyetlerden biri budur.

Soyaslan Denizcilik’in ekibi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bu ofisi ben oğlumla paylaşıyorum. Oğlum Can, benimle aynı okuldan mezun. Diğer ofisimizde ise 4 kişi daha var. Bunların hepsi teknik insanlar, biri gemi inşa mühendisi aynı zamanda bir yelken eğitmeni, biri mimar, ikisi de endüstriyel tasarımcı. Ofisimizde sadece üretmek için çalışan insanlar var. Diğer mali işleri vs. dışardan hizmet alıyoruz.

Yat tasarımı dışında farklı projeler yapıyor musunuz?
Biz temel olarak gemilerle uğraşıyoruz. Bunun dışında yine mesleğimizin içinde kalmaya gayret ederek Ar-Ge ile uğraşıyoruz.
1992’de şirketi ilk kurduğum dönemde, yatlara olan sevgim nedeniyle yat dışındaki gemilerle uğraşmamaya karar vermiştim. Ama dönem dönem özel tip gemilerle uğraşmak gerekiyor. Bazen hayat şartları bizi buna zorluyor, bazen de o işi bizim yapmamız gerekiyor. Son yıllarda iki tane araştırma gemisi tasarladık. Biri TÜBİTAK’ın araştırma gemisi. Türkiye’de tasarlanan ilk araştırma gemisi oldu, iki yıldır serviste. Diğeri de Türkmenistan’ın araştırma gemisi. Onun inşaatı da Türkmenistan’da yapılıyor ve bitmek üzere. Benzer projelerle ilgili çalışmalarımızı da sürdürüyoruz.
Bunlar dışında çok amaçlı küçük gemiler de tasarladık. Bir tanesi henüz suya indi. Sörvey yeteneği olan, yük taşıyabilen, denizaltı işleri yapabilecek, dalgıçlar için platformu da olan özel bir römorkör.


Can Soyaslan

Şu anda üzerinde çalıştığınız projeler hakkında bilgi verebilir misiniz?
Şu anda iki tane tadilat teknesiyle uğraşıyoruz. Bir nevi estetik ameliyat yapıyoruz. Çevreye duyarlı olmak, yeşil gelecek peşinde koşmak, yatları ileri teknolojiyle donatmak, sırf tasarımcıları değil gemi sahiplerini de ilgilendiriyor. Dünyada trendler değişiyor. Bundan 20 sene önce en hızlı tekne yükselen trenddi. Ama bugün, hızlı da yavaş da gitseniz kötü bir gaz kokusu yayıyorsanız, iyi biri değilsiniz. Dolayısıyla O kocaman motorlu gemilerin sahipleri de şimdi o gemileri daha modern, daha çevreci hale getirmeye çalışıyorlar. Şu anda tadil ettiğimiz yatın içinden 2 tane 3600 beygir makine ve şanzımanı çıkarttık, yerine çok ufak jeneratörlerden oluşan bir seri jeneratör grubu ve elektrik motoru bağlıyoruz. Seri hibrid deniyor bu işleme. Daha önce de yaptık böyle bir şey. Elektrikli tekne işine epeydir kafa yoruyoruz. Tabi bu arada estetik ameliyat da yapıyoruz tekneye.
Biraz önce bahsettiğim römorkörü yaptığımız firmaya yeni bir römorkör daha yapıyoruz. Yine küçük ama daha güçlü bir römorkör olacak. Bir inşaacı arkadaşımızın projesinin kontrolörlüğünü yapıyoruz yat sahibi adına. Bir yelkenli ahşap tekne üzerinde çalışıyoruz. Tuzla’da inşaası süren 21 metrelik bir trawler yat devam ediyor. Yurtdışı için yeni bir araştırma gemisi konsepti çizdik. Onunla ilgili görüşmelerimiz devam ediyor. İnşaatı bodrumda yapılan büyük bir yat projesi çizdik. Ege Yat’ın Süperyat Dizayn Ödülleri için nomine edilen 34 metrelik motoryatını yaptık.
Bunların yanı sıra bir süredir bir Alman firmasına da taşeronluk yapıyoruz. Yaptıkları workshop planlarının bir kısmını biz burada çiziyoruz.

Kendi çalışanlarınızın eğitimine gösterdiğiniz ilginin yanı sıra okullara da sıkça giderek senierler veriyorsunuz. Bunlar hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bu eğitimde yeni bir eğilim. Birçok meslek esaslı üniversite, özellikle son yıl öğrencilerine ya endüstride yarı zamanlı çalışma zorunluluğu koyuyorlar, ders gibi işe gidiyor çocuklar; veya bitirme projelerinde profesyonel dizayn ofislerinde çalıştırıyorlar. Biz Teknik Üniversite’nin, projesini yat alan son sınıf öğrencilerine danışmanlık yapıyoruz. Öğrencileri biz seçmiyoruz, hocaları hangi grubun bizle çalışmasını öngörüyorsa onlarla çalışıyoruz. Başka bir üniversitemizden son sınıf öğrencilerinden her dönem 1 ya da 2 öğrenci alıyoruz, günün yarısını bizim ofisimizde geçiriyorlar. Bu dönem yurtdışı işlerimizin çokluğu nedeniyle kimseyi almadık ama önümüzdeki yıllarda yine alacağız. Bunun dışında birkaç okulda sürekli seminer veriyoruz. Bazı derslerin mesleğe ait detaylarının anlatılması yönünde talepler oluyor, bunlara cevap veriyoruz.

Türkiye’deki yat tasarımı ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Gemilerin tümü bütün dünyada geziyor. Böylesine iddialı bir konuda, tasarımda da, üretimde de her birimizin dünya çapında iyi olmaya ihtiyacımız var. Sırf ucuz olmakla bu işi sürdürmek mümkün değil. Koruyucu tedbirler de aslında çok işe yaramıyor. “Koruyucu olalım, biz tasarlayalım”, tamam ama bunlar dünyada gezecek. Eğer dünya kalitesinde ya da daha üstün işler çıkaramazsak, ürünler başarısız oluyor.
Dünyada gemi inşayı da bilen, tasarlayan; üniversitelere, meslek yüksek okullarına, teknik liselere, yetkin iş gücüne sahip çok fazla insan topluluğu yok. Coğrafi olarak bakarsanız bulunduğumuz bölgede Yunanistan dahil bütün bunları yapabilen tek ülkeyiz. Bu özel ülkenin içinde ben hepimizi çok nitelikli bir insan topluluğu olarak görüyorum. Çok başarılı projelere imza atıyoruz. Bu çok başarılı projeler üzerinden yapılan tartışmaları kimse yanlış anlamasın. “Ben olsam şöyle yapardım”lar meslek hassasiyetidir, önleyemezsiniz. Önlememelisiniz de zaten.
Burada mesleğin sürmesi için biraz desteğe ihtiyaç var. Çünkü dünya ekonomik krize girdiği zaman bölgesel önlem almanız gerekiyor. Almazsanız, krizden ilk çıkan ülkeye doğru kalifiye insan göçü oluyor. Yani devletin sektörü desteklemesine ihtiyaç var. Evet krizin nedeni biz değildik, ama içinde yaşıyoruz dünyanın. Ve biz kendimizi korumazsak kalifiye insan göçü olacak. Bu göç geçmişte yaşandı. Global problemlere bölgesel çareler gerekiyor. Gelişmiş ülkeler böyle önlemler alıyorlar. Örneğin gemi inşaatında Türkiye’de kriz hala sürüyor ama biliyor musunuz; son 3 yılda dünyada gemi inşa tonajı artıyor. Krizden çıkanlar başka çarelerle yollarına devam ediyorlar.
Problemin nedeni biz olmasak bile bölgesel çare bulmazsak, problemin aşıldığı noktaya doğru göç olacak. Nitekim Türk Mühendislerinin Kore’ye ve Çin’e göç etmekte olduğunu görüyoruz. Şu anda Çin’e 500 civarında, Kore’ye bir o kadar sayıda çok yetkin mühendis arkadaşımız göç etti. Bunun peşinden 1960’larda Almanya’ya olduğu gibi işgücü göçü de başlayacak. Kaynakçılarımızı kaybettik biz, çünkü başka işlerde çalışıyorlar. Bizim birbirimizi iyi anlamak durumunda olduğumuz nokta burası.

Yat inşa sanayii ile ilgili genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Aslında burada bir mucize var. Dünyada yat inşa eden ülkeler arasına ilk 10’u sıralıyorsunuz; gelişmiş batılı ülke olmayan tek ülke Türkiye. Kendi kullanmadığı halde yat üreten tek ülke de Türkiye. Banka-finansman gibi destekleri olmadan varlığını sürdüren tek ülke de Türkiye. Şirketleri sahip değiştirmeden varlığını sürdüren tek ülke de Türkiye. Böyle bir mucizenin içindeyiz ama takdir göremedik hiçbir zaman. Bizi çok sevenler 3. sıraya, az sevenler 5. sıraya koyuyorlar. İlk 10 içinde bir mucizeyiz. Bunun tek nedeni, kültür hazinesi olmasıdır.
İtalyanların çok ünlü isimleri Tuzla’ya gelmişti yıllar önce. Onlardan birine Nuh Sanayi Sitesi’ni gezdiriyordu bir arkadaşım. O sırada orada 600 tane marangoz çalışıyordu. O ünlü yat firmasının sahibi adam, “İtalya’nın tamamında toplam 600 tane yat marangozu yok” dedi. Bu bir kültürel hazine. Bunu yüceltmek daha üst kurumların vazifesi artık. Bunun fark edilmesi, kıymetinin bilinmesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Ahşap yatların vatanı olarak bilinen Maine’deki tersaneleri gezdim. İnanın bir şey yapmıyorlar. Bizim isimsiz ustalarımızın yaptıkları şeyler çok daha fazla sayıda ve çok daha güzel şeyler. Ama Maine’i bütün dünya tanıyor. Çünkü Amerika iyi pazarlıyor.